top of page

SUÇLULUK DUYGUSU İLE YÖNETİLMEK

SUÇLULUK DUYGUSU İLE YÖNETİLMEK

Güney Afrikalı Sanatçı Penny Siopis
Güney Afrikalı Sanatçı Penny Siopis

Alan istediğiniz için suçlanırsınız, zaman istediğiniz için suçlanırsınız. Vermek üzerine kurulmuş yaşamlar içerisinde, kendi ihtiyaçlarınıza şöyle bir bakıp onları dile getirdiğinizde, “nasıl olur da buna cüret edersin” diyen görünmez bir el hemen sesinizi kısmaya çalışır.“Ben olsam sana bunu yapmazdım.”Ne kadar masum, ne kadar incelikli ve ne kadar şiddet içeren bir cümle.

Evet, sen olsan yapmayabilirdin. Ama bu, senin yaşama biçimin olurdu. Bunun bedelini, eksiklerini, yorgunluğunu göğüsleyen kişi de sensin. Ben senin yaptığın gibi yapmadığım için suçlu değilim. Burada gizli bir ahlaki üstünlük kurulmaya çalışılır; ihtiyaç değil, fedakârlık norm ilan edilir. Böylece ilişki, eşit iki öznenin karşılaşması olmaktan çıkar, biri veren diğeri borçlanan bir düzene dönüşür.

Sana alan tanır gibi yapılır. Belki en nihayetinde alan gerçekten de tanınır. Ama bu, sen onun sana yüklediği suçluluk duygusunun altında ezilmeden, kendi ihtiyacına sahip çıkabilirsen mümkündür. Aksi halde süreç tanıdıktır: onun gönlünü hoş etmeye çalışırsın, seni bencil ya da kötü olarak etiketlemesin diye içten içe tetikte olursun ve çok otomatik, çok alışık olduğun biçimde kendini geri çekersin. Kendi ihtiyacını değil, onun duygusunu regüle etmeyi seçersin.

Bu son derece yaygın bir ilişkisel dinamiktir. Sizinle doğrudan ilgisi olmadığı halde sürekli bir öfke nesnesine dönüştürüldüğünüz, suçun kaynağı değil ama taşıyıcısı yapıldığınız bir evde büyüdüyseniz, bu tür manipülasyonlara açık olmanız şaşırtıcı değildir. Suçluluk burada bir duygu olmaktan çok, bir ilişki dili halini alır. Kim konuşursa, kim isterse, kim alan talep ederse “fazla” olur.


Kendinizin uzay-zamanda kapladığı yerden utanan birine dönüştüyseniz, yolda biriyle çarpıştığında suçlu olup olmadığına bakmaksızın özür dileyen sizsinizdir. Bu kibarlık değildir. Bu, dünyanın sizi kabul etmesi için omuzlarınızda taşıdığınız ağır bir yüktür. “Rahatsız etmiyorum değil mi?”, “fazla mı geldim?”, “bir şey istemem sorun olur mu?” gibi cümleler, içsel bir nezaketin değil, sürekli teyakkuzda olan bir benliğin ürünüdür.

Evet, hayatta hatalar yapabilirsiniz. Suçlu olduğunuz zamanlar elbette olabilir. Ancak burada mesele hatanın kendisi değildir. Mesele, içsel yargıcınızın nasıl çalıştığıdır. Çünkü bu içsel düzende, kimin ne yaptığına bakılmaksızın suçlu olan çoğu zaman sizsinizdir. Suç, dışarıdan gelen bir değerlendirme olmaktan çıkar; kimliğin içine yerleşir.

Bu noktada suçluluk, düzenleyici bir mekanizma gibi işler. İlişkileri, sınırları, hatta arzuyu kontrol altında tutar. İhtiyaç bastırılır, öfke içe döner, talep utanılacak bir şeye dönüşür. Böylece kişi, çatışmadan değil ama var olmaktan kaçınarak hayatta kalmayı öğrenir.


Ve belki de en zor soru burada belirir: Bu suçluluk gerçekten kime ait? Ve daha önemlisi, hâlâ taşımak zorunda mıyız?

Bu noktada durup suçluluğun ne işe yaradığını düşünmek gerekir. Çünkü suçluluk çoğu zaman ahlaki bir pusula gibi sunulur; doğruyu yanlıştan ayıran, bizi “iyi” insan yapan bir duyguymuş gibi. Oysa klinik deneyimde sıkça gördüğümüz şey şudur: Suçluluk, özellikle erken ilişkilerde, çocuğun ilişkiyi kaybetmemek için kendi ihtiyaçlarından vazgeçmesini sağlayan güçlü bir düzenleme aracıdır. Sevgi koşulludur; kabul, uyuma bağlıdır. Böyle bir zeminde büyüyen biri için suçluluk, ilişkisel bağın bedeli haline gelir.

Buradaki içsel yargıç, dışarıdan gelen seslerin içselleştirilmiş bir versiyonudur. Gerçekten hata yapıp yapmadığınızdan çok, ilişkiyi tehdit edip etmediğinizle ilgilenir. İhtiyaç dile getirmek, sınır çizmek, geri çekilmek ya da “hayır” demek, bu içsel sistem açısından başlı başına bir suçtur. Çünkü suç, davranışa değil, ayrışmaya bağlanmıştır. Ayrışmak tehlikelidir; bağ kopabilir.

Bu nedenle suçluluk duygusu çoğu zaman onarıcı değil, dondurucudur. Kişiyi sorumluluğa değil, kendini küçültmeye iter. Hata telafisine değil, varlığın geri çekilmesine yol açar. Suçluluk burada etik bir sezgi değil, ilişkisel bir kontrol mekanizması gibi çalışır.

Bu dinamiği yalnızca bireysel öykülerle sınırlamak da eksik olur. Çünkü suçluluk, politik ve toplumsal düzlemde de son derece işlevsel bir araçtır. Özellikle fedakârlık, kanaatkârlık, sabır ve “idare etme”nin yüceltildiği kültürlerde suçluluk, itirazın önüne set çeker. Hakkını arayan değil, “ayıp olmasın” diye geri duran makbul sayılır. Talep eden değil, katlanan erdemlidir.

Bu yüzden bazı gruplar suçluluğu daha fazla taşır. Kadınlar, bakım emeği verenler, yoksullar, göçmenler, azınlıklar. Alan kapladıkları için, ses çıkardıkları için, yoruldukları için. Sistem, kendi yükünü onların omzuna bırakırken, bunu açık bir zorla değil, ince bir suçluluk diliyle yapar. “Daha kötüsü de var.” “Şükret.” “Abartıyorsun.” Böylece adaletsizlik, kişisel bir kusur gibi yaşanır.

Güney Afrikalı Sanatçı Penny Siopis
Güney Afrikalı Sanatçı Penny Siopis

Suçluluk duygusu bu anlamda yalnızca bireysel bir mesele değil, kolektif olarak paylaşılan bir duygulanım rejimidir. Kimlerin konuşabileceğini, kimlerin susacağını; kimlerin isteyebileceğini, kimlerin beklemesi gerektiğini belirler. Ve çoğu zaman bu düzen, en çok da zaten kırılgan olanların kendilerini suçlaması üzerine kurulur.

Belki de bu yüzden suçlulukla çalışmak, sadece “kendini affet” demekle ilgili değildir. Daha zor, daha rahatsız edici bir yerden geçer: Suçun gerçekten kime ait olduğunu yeniden düşünmekten. Bize ait olmayan yükleri fark etmekten. Ve bazen de suçluluğu azaltmak değil, onu yerine iade etmekten.


Çünkü herkesin taşıdığı suç kendisine ait değildir.

Ve her suçluluk, vicdanın sesi değildir.

 

Yorumlar


  • Linkedin
  • Instagram
  • Whatsapp

© 2022 by Yeşim Yılan

bottom of page